• “Rüyamda köpek gördüm” (VİDEO)

    Şubat 5th, 2013 alib Yorum yok

    Geçtiğimiz günlerde kızımız Pınar’ın büyüdüğüne bir kere daha kanaat getirdik. Çünkü Pınar artık rüyalarını anlatmaya başladı :) Gerçekten gördü mü yoksa düş gücünü mü çalıştırıyor bilemiyoruz ama Pınar rüyasında gördüğü köpekten ve kediden bahsediyor. Videoda bunu izleyebilirsiniz.

    Ben hemen hemen hiç rüya görmem, Sabiha ise gördüğü rüyaları inanılmaz detaylara girerek anlatır. Annem yani Pınar’ın babaannesi de. Anlaşılan Pınar gördüğü rüyaları anlatma konusunda bana çekmemiş :)

  • Ay ay Pınar’ın gelişimi…

    Ocak 30th, 2013 alib Yorum yok

    Pınar ilk doğduğunda gün gün not düşüyorduk. İlerleyen günlerde haftaları takip etmeye başladık. Sonra da ayları… 3 yaşı çoktan geride bıraktığımız şu günlerde artık yıl kavramıyla tanışmak üzereyiz. O yüzden böyle bir galeri belki abes kaçabilir. Ama bu blogu açarken amacımız Pınar’ın büyümesine tanıklık etmek olduğu için çok da mantıksız değil bu galeri. Tek tek bakmak belki bazılarınıza sıkıcı gelebilir. Ama en azından bizim için geçmişten bugüne uzanmak ve kızımızın ne kadar büyüdüğünü fotoğraf kareleriyle de olsa bir kere daha izlemek o kadar keyifli.

    [imagebrowser id=12]

  • Pınar üç yaşında!

    Eylül 24th, 2012 alib Yorum yok

    Dile kolay üç yıl geride kaldı. Geçtiğimiz 6 Eylül’de Pınar’ın 3. yaş gününü kutladık. Bu yıl gerek benim ve Sabiha’nın iş yoğunluğu, gerekse Pınar’ın yuvaya gitmesi ve hafif hastalığı (ilerleyen günlerde ağırlaştı, o da ayrı bir yazı konusu olsun) nedeniyle gerçek anlamda bir doğum günü partisi yapamadık. Onun yerine babaanne ve anneanne de sembolik olarak pasta kestik.

    Gelecek sene daha büyük bir organizasyon düzenleriz artık.

    İşte doğum gününden birkaç kare…

    [imagebrowser id=11]

  • Çizmeli Kedi’li uzun geceler

    Mayıs 5th, 2012 alib Yorum yok

    Bugünlerde evde bir gelenek başlattık. Yatmadan önce Pınar’a bir masal anlatıyorum. Pınar’ın sürekli olarak anlatmamı istediği, neredeyse ezberlediği favori masalı ise Çizmeli Kedi. Kahramanının kedi olması, muziplikler yapması Pınar’ın bu kadar ilgi göstermesinin nedeni bu masala muhtemelen… Öyle ki söz konusu Çizmeli Kedi olunca onun gözünü başka bir masal görmüyor ki bu konuya birazdan geri döneceğim.

    Konuyu çoğunuz bilirsiniz. Bir değirmenci ölürken mallarını üç oğlu arasında paylaştırır. Ama paylaşım adil olmaz, en küçük oğulun payına sadece “miskin” bir kedi düşer. Ancak kazın ayağının öyle olmadığı hemen anlaşılır, çünkü bu kedi konuşmakta, dahası türlü entrikalar çevirebilme becerisine sahip bulunmaktadır. Nitekim üşüyen ayaklarına çizmeyi geçirdikten sonra “çizmeli kedi”nin kafası daha iyi çalışmaya başlar ve türlü dalaverelerle “efendisini” (masaldaki ifade bu) kraliyet ailesinin bir bireyi yapmayı başarır. Hem de ne dalavereler… Hani “şeytana pabucunu ters giydirmek” diye bir deyim vardır. İşte bu tam da Çizmeli Kedi’yi niteler. Ama yine de eğlenceli bir masaldır bu doğrusu.

    Çizmeli Kedi’yle tüm dünyanın ilk tanışması 1697′de Fransız yazar Charles Perrault tarafından derlenen Anne Kazın Hikayeleri’yle olur. İşin aslı bir halk masalıdır Çizmeli Kedi. Perrault tarafından derlenen bu ilk versiyonla şimdiki versiyon arasında ne gibi benzerlik ve farklar var bilemiyorum. Ama Çizmeli Kedi’de feodalizm karşısında yükselen burjuvazinin izlerini görüyoruz demek kesinlikle abartı olmaz. Masalın alt metinlerini okumak yeterli bunun için. Babasının ölümüyle daha da yoksullaşan değirmencinin oğlunun prensesle evlenmesiyle noktalanan önlenemez yükselişi… Tabii ki her türlü dalavereyle. Pragmatik bakış açısına sahip, Makyavelist Çizmeli Kedi, hedefe odaklanır ve bu yolda her şey mubahtır anlayışıyla önündeki engelleri bir bir devirir. İşe “armağan” kavramının içini boşaltarak rüşvete çevirmeyle başlar. Küçük küçük armağanlarla (yani rüşvetlerle) Kral’ın dostluğunu kazanır. Sonrasında sahibinin kimliği konusunda Kral’ı adeta alay edercesine kandırır, onu zengin biriymiş gibi (Carabas Markisi) gösterir ve “pazarlama sanatının” ustalıklarını gösterir. Önündeki en büyük engel olan Dev’i alt etmek ve onun servetine el koymak için zor kullanmaktan çekinmez, masaldaki ifadeyle, fareye dönüşen devi mideye indirir. Sonunda istediğini de elde eder. Soy esasına dayalı, sınıfsal anlamda yukarı doğru hareketliliğin olanaksız olduğu feodal sistemde gedik açılır, bir değirmencinin oğlu döneminin sınıfsal piramidin en üstüne çıkmayı başarır. O dönemki burjuvazinin düşü değil de nedir bu…

    Neyse biz dönelim masalımıza. Alt metin okumalarını bir kenara bırakırsak güzel masaldır, eğlenceli masaldır, ama çoook da uzun bir masaldır bu. Kötü bir huyum var. Masalın bütünlüğünü bozmayayım kaygısını (Sabiha bunu gereksiz bir kaygı olarak niteliyor ki haklı ama ne yapayım) güdüyorum. Bu kaygı gecenin kör vakti dakikalarca masal anlatmam anlamına geliyor. İşin kötüsü Pınar başka masal istemiyor, ille de Çizmeli Kedi…

    Dolayısıyla çözüm arayışına giriştim. Nispeten kısa bir masal olan Üç Küçük Domuz şansımı denedim. Denemez olaydım… Artık Çizmeli Kedi’den sonra bu kez Üç Küçük Domuz’u anlatmamı istemeye başladı Pınar. Gece daha da uzadı anlayacağınız. Son bir hamleyle Kırmızı Başlıklı Kız kartını ortaya sürdüm. Tahmin edeceğiniz üzere bu da bir anda gecenin üçüncü masalı haline geldi. Bir bakıma yağmurdan kaçarken doluya tutulma durumu. Bundan çıkardığım ders artık yeni bir masalı gündeme getirmemem gerektiği…

    Şaka bir yana bu uzun masal anlatma seanslarından keyif aldığımı söyleyebilirim. Bunun Pınar’ın hayal gücünün gelişimindeki olumlu etkilerini görmek de ayrı bir keyif… Bu arada Pınar ufak ufak masal anlatmaya başladı. Henüz bize değil oyuncak bebeklerine anlatıyor, ama eli kulağında, bize de anlatmasını bekliyoruz.

  • Mohini, Gülhane ve Darıca

    Kasım 9th, 2011 alib Yorum yok

    Her şey Türkiye’de bir döneme damgasını vurmuş çocuk dergisi olan Doğan Kardeş’in 175. sayısında. 2 Şubat 1950′de, Hindistan’ın İngilizlere karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinde önemli bir figür olan Jawaharlah Nehru’nun bir mektubunun yayımlanmasıyla başlar. Dönem İkinci Dünya Savaşı’nın acılarının henüz küllenmediği bir dönemdir. Japonya’da Atom Bombası’nda kavrularak ölen yüzbinlerin acısı taptazedir.

    Bu mektubunda Nehru, “Japon çocuklarının mektupla kendisinden bir fil isteyişlerini, Mysore doğumlu bir yavru filin gemiyle Japonya’ya gönderilişini, ömürlerinde ilk kez bir fil görmüş yüzlerce çocuğun fili nasıl görmeye gittiklerini, kurulan dostluk bağını, başka memleketlerde yaşayan çocukların da olduğunu bilmemiz gerektiğini” anlatır.

    Bu mektup Türkiye’de ses getirir. Bir hafta sonra, 9 Şubat 1950′de yine Doğan Kardeş’te, bu kez Türk çocuklardan Nehru’ya hitaben bir mektup yayımlanır. Mektupta şu ifadeler yer almaktadır:

    Sevgili Pandit Nehru Amca; Dünya çocuklarına gönderdiğin mektubu Doğan Kardeş’te okuduk. Verdiğin güzel öğütleri kulağımıza küpe yaptık. Birçok işlerin arasında bizleri düşünmeye vakit ayırmandan anlıyoruz ki, sen çocukları çok seviyorsun. O kadar ki, Japon ve Amerikan çocuklarına birer fil yavrusu bile hediye etmişsin. Biz Türk çocukları ömrümüzde daha canlı bir fil görmedik. Onun için biz de senden bir fil yavrusu istesek, acaba büyük bir ayıp işlemiş olur muyuz? Eğer ayıpsa, Doğan Kardeş mektubumuzun bu parçasını basmasın. Türk çocukları büyük dostlarının elini saygı ile öperler.

    Ve olay büyür. Fil meselesi adeta bir kampanyaya dönüşür. Doğan Kardeş dergisi gelecek filin nasıl karşılanacağına dair bir karikatür yarışması açar. Her hafta da bu karikatürleri iç sayfalarında yayımlar. Ardından 4 Mayıs 1950′de yayımladığı sayısının kapağında “Hintli fili böyle karşılayacağız” diye Selma Emiroğlu’nun çizdiği bir karikatürü yayımlar. Fil olayı bir tutkuya dönüşmüştür adeta. Ve bu kampanya semeresini kısa bir süre sonra verir. Müjdeli haber gelmiştir: Nehru, Türk çocuklarına bir fil yavrusu hediye etmiştir. Bu filin adı da “Mohini”dir yani “şirin”.

    25 Aralık 1950′de Mohini’yi taşıyan gemi Dolmabahçe’ye yanaşır ve geceyi şimdiki İnönü Stadı’nda geçirir. Bir gün sonra ise yani 26 Aralık’ta Mohini gelinler gibi süslenir ve tören için hazırlanır. Binlerce İstanbullu Mohini’yi görmek için caddeleri doldurur. Mohini binlerce kişinin eşliğinde İstanbul sokaklarını arşınlar. Dolmabahçe’den Taksim’e çıkar, oradan Spor ve Sergi Sarayı’nda (şimdiki Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Salonu) kendisine tahsis edilen Sümerbank Pavyonu’na götürülür. Ancak o dönemde Türkiye’de tek hayvanat bahçesi Ankara’da olduğu için, 28 Aralık akşamı trenle oraya yollanır. 29 Aralık sabahı bu kez Mohini’yi Ankaralı çocuklar karşılar. Mohini ağır adımlarla bundan sonraki yaşamını geçireceği Gazi Hayvanat Bahçesi’ne doğru ilerler.

    Gülhane’deki mezbelelik…

    Bu satırların yazarı elbette bu olaylara tanıklık etmedi. Bunları ortaokul yıllarımda okulumdaki (Galatasaray Lisesi) gerçekten müthiş kütüphanede eski Doğan Kardeş sayılarını karıştırırken okuyup öğrenmiştim. Benim kuşağım ise o kuşağa göre hayvanat bahçesi yönünden şanslıydı. Tabii ki mütevazı ölçeklerde…

    Yaşı en az 30′larda olan İstanbulların net biçimde hatırlayacağı Gülhane Parkı’ndaki hayvanat bahçesinden bahsediyorum. Her geçen yıl bakımsızlaşan, hayvanların sayısı azalan, bir süre sonra da kapanan (ve kalan üyeleri bir rivayete göre Florya’ya bir başka rivayete göre Ankara’ya gönderilen) hayvanat bahçesinden. Yine de çocukken burada gördüğümüz aslanlar, maymunlar, develer, geyikler ve diğer hayvanlar (içlerinde fil yoktu ama) bizim için gerçekten müthiş bir şeydi. En azından bir hayvanat bahçemiz var diyebiliyorduk. Barınma alanlarının mezbeleliğe dönüşmesinden sonra hayvanlara eziyet ediliyor şikayetleri artınca 2001 yılında Gülhane Hayvanat Bahçesi kapatılır. Belediye sonrasında Gaziosmanpaşa’da modern bir hayvanat bahçesinin yapılacağını duyurur. Hala da bekliyoruz buranın açılmasını. Boşluğu ise İstanbul’dan biraz uzakta, Darıca’daki hayvanat bahçesi doldurur.

    Darıca da olmasa…

    Bütün bu yazdıklarım nereden mi çıktı? Bayram sayesinde Pınar’ı Darıca’daki hayvanat bahçesine götürdüğümüzde, bütün bunlar bir bir aklıma geldi. Tam 206 çeşit canlı türünün yer aldığı Faruk Yalçın (kendisi Aziz Yıldırım’ın dayısı oluyor) Hayvanlar Alemi ve Botanik Bahçesi’ni gezerken bizim gibi ufku Gülhane Hayvanat Bahçesi’yle sınırlı nesile göre yeni kuşak İstanbullu çocukların çok daha şanslı olduğunu fark ettim.

    Gerçi Darıca ne kadar İstanbul sayılır (ki burası İstanbul’un hemen çıkışında, Kocaeli sınırları içinde) o da ayrı mesele. Ama yine de bu hayvanat bahçesinin hedef kitlesi İstanbullular. Nitekim biz bayramın üçüncü günü ailece orada soluğu aldık, mahşeri kalabalığa karşın keyifli bir gün geçirdik.

    Peki Mohini’nin çocuklarını ya da torunlarını görebildik mi? Dilerseniz bunu ve Pınar’ın hayvanat bahçesi gezisi notlarını bir sonraki yazıya bırakalım.

    (Mektup metni için www.ergir.com’a teşekkürler)

     

  • Nerede kalmıştık…

    Kasım 8th, 2011 alib Yorum yok

    Bu bloğu açtığımızda yazdığımız ilk yazıda amacımız kızımız Zeynep Pınar’ın gelişimine tanıklık etmek olduğunu, sık sık bunları yazarak, bir bakıma belgeleyerek bir bakıma tarihe not düşeceğimizi söylemiştik. Ancak bu yaz resmen utandıran bir performans sergiledik. Son dört ayda yazdığımız yazı sayısı koca bir sıfır. Araya mesafe koyunca yazmak zor oluyor… Oysa o kadar çok yazacak şey vardı ki bu son dört ayda…

    Pınar’ın çıktığı ikinci deniz tatilinden mi bahsetseydik. Ya da daha önemlisi ikinci doğum günü partisinden mi? Artık yavaş yavaş konuşmayı sökmesinden mi? “Birey” olma yolunda hızla ilerlemesinden ve edindiği yeni huylardan mı? Bizim taktik hatamız sonucunda iyi başladığı tuvalet eğitiminde attığı geri adımdan mı? Yeni oyuncaklarından ve yeni kitaplarından mı?

    Neyse bunların hepsini bir anda yazmak zor. Ama yine de bir yerden başlangıç yapmak lazım. Uzun bir aradan sonra yazdığım bu ilk yazıda Pınar’ın ay ay gelişimini bir foto galeriyle vereceğim. Artık iki yaşını geçtikten sonra aylar eski önemini taşımıyor ama maksat gelenek yerini bulsun.

    Ve huzurlarınızda son galerimiz: Pınar 26 aylık.

    [imagebrowser id=9]

  • Kızımın ilk sözcükleri: Pınarca

    Temmuz 10th, 2011 sabiha Yorum yok

    Kızımın ilk sözcüklerini yazmak bana kısmet oldu. Daha doğrusu bunu yazmak bir Türkçe öğretmeni olarak bana düşüyordu. İnsanın çocuğu olunca onun emeklemesi yürümesi derken belki de en önemlisi onun konuşmaya başlamasıdır. Çünkü sizinle iletişime geçtiği zaman mutluluğunuz bir kat daha artıyor.

    Üniversitede bir hocam mutlaka çocuğunuz olduğunda onun ilk sözcüklerini yazın demişti. Ben de bunun için bir defter tutarım diye düşünüyordum. (Aslında Pınar için böyle bir defter almıştık; ama ne yazık ki üşengeçlik baskın geldi ve hiç kullanmadık. ) Bunu unutmadım. O zamanlar kızıma bir internet sitesi açacağımızı hiç düşünmemiştim; ama şimdi bu sitede babamızla birlikte kızımızın yaşadıklarını kaleme almaya çalışıyoruz. Aslında o kadar çok ki yazacaklarımız…

    Kızımın sözcük dağarcığı sürekli genişliyor. Bu yazıyı ileriki bir zamanda yazmak istiyordum; fakat kullandığı sözcükler çok hoşuma gittiği için hemen yazmak istedim. Zeynep Pınar, uzun bir zaman önce Anne (2010 Temmuz ayının başında) ve Baba (7 Ağustos 2010) demeye başlamıştı. Bir süre sonra ise bunları unuttu ve hiç söylememeye başladı. Tekrar sözcük söylemeye başladığında “baba” demeyi uygun gördü. Tabii ki en önemlisi ona sözcükleri tekrar ettirmek. Doğallığında öğreniyor; fakat bazen üzerine gittiğinizde hemencecik o sözü söylüyor.

    Örneğin “mama” sözcüğünü 22 Ağustos 2010′da söylemeye başladı.

    Kasım ayında telefonda bizim konuşmalarımıza şahit ola ola, telefonu kulağına götürüp “alo, alo” demeye başladı.

    Kızımın küçük bir oyuncak köpeği var 11 Kasım 2010′da onunla oyun oynuyordu. Evin içinde bir o yana bir bu yana cirit atıp dururken köpeği elinde çok mutluydu. Onu sallarken sürekli “av, av, av” deyip duruyordu. Önce anlamsız bir şeyler söylediğini düşündüm; fakat sonra onun köpek dediğini anladım. Ben de bunun üzerine köpeğine “hav hav” değil “av av ” demeye başladım.

    Minnoş, uzun bir süredir motorlu bir taşıt sesi duyduğunda “ğınnnnnnğınnnnnnnnnnğınnnnnnnnn” diye ses çıkarıyor. Bu hepimizin çok hoşuna gidiyor. Sırf bu sesi duymak için ona kitaptaki araba resimlerini gösteriyorum. Bazen bu sesi çıkardığında çevrede araba olmadığını düşünüyorum; fakat bir bakıyorum reklamlarda görmüş. Kitaplarındaki arabalar, otobüsler de onun bu sesi çıkarmasına neden oluyor. Hele bir de yola çıkmışsak malum sürekli araba görme şansımız var, hemen başlıyor bu sesi çıkarmaya başlamaya.

    Neyse bu kadar söz yeter. İsterseniz biraz da “Pınarca”ya göz atalım. Siz de merak etmiyor musunuz?

    Pınarca

    Herkesin malumudur, her çocuğun ilk kullandığı sözcükler birkaçı geçmez. İşten Pınar’ın da yavaş yavaş sözcük dağarcığının geliştiğini bu sözlükten göreceksiniz.

    “ek…… ek…” (ekmek)
    “fu…. fu…”   (su)
    “av av av”   (köpek)
    “ğınnnnnnğınnnnnnnn”   (araba)
    “aloooo”   (telefon)

    MART 2011
    “portkal”   (portakal)
    “pakarn”   (makarna)
    “goka”   (toka)
    “atga”   (askı)
    “pandal”   (mandal)

    NİSAN 2011 SONRASI
    “ha”   (hala)
    “da”   (dayı)
    “ka”   (kalem)
    “aakka”   (ayakkabı)
    “be”   (bebek)
    “git”
    “çıkar”
    “giy”
    “pa”   (para)
    “bitti”
    “kalk”
    “goy”   (koy)
    “kalk”
    “bir”
    “iki”
    “da”   (daire)
    “ze”   (zeytin)
    “çukka”   (çikolata)
    “ki”   (kitap)
    “üz”   (üzüm)
    “emmek”   (ekmek)
    “mö”   (inek)
    “bay”   (baykuş)
    “ke”   (kedi)
    “pisi”   (kedi)
    “şaakkka”   (şapka)
    “u”   (uçak)
    “kusu”   (kuş)
    “elbise”   (elbise)
    “mu” (domuz)
    “gü”   (güneş)
    “tısssss” “yı”   (yılan)
    “te”   (televizyon)
    “çigggi”   (çizgi film)
    “kapu” (karpuz)
    “köğte” (köfte)

    ve en önemlisi..

    “Pıa” (Pınar)

    Not: Bu yazıyı aslında aylarca önce kaleme almıştım; fakat yayımlayamadık. Bu aydan sonra Pınar’ın sözcük hazinesi epeyce gelişti. Onları da ekleyerek sözlüğümüzü oluşturmuş olduk. Her söylediğimiz şeyi taklit etmeye başladı. Kitaplarından, sokaktan ya da televizyondan gösterdiğimiz hayvanları tanıyarak adlarını söylemeye başladı.

  • Pınar 1,5 yaşında

    Mart 10th, 2011 alib Yorum yok

    Özellikle çalışan anne-babalar için zaman çabuk ilerliyor. Öyle ki minik fıstığımızı kucağımıza aldığımız o ilk günden bu yana 1,5 yıl geride kalmış. Kızımız büyümeye ve bizi mutlu etmeye devam ediyor. Birkaç gün önce de Pınar 1,5 yaşına bastı. Geride bıraktığımız ay da çabuk geçti.

    Sitemizdeki bu bölümü her ay güncelliyor ve Pınar’ın gelişimini özetlemeye çalışıyoruz biliyorsunuz. Geride bıraktığımız ayın en önemli olayı ise Pınar’ın hastalanmasıydı. Tam Pınar hastalanmadan kışı çıkartacağız derken, minik kuşumuz şifayı kaptı. Üst solunum yolları enfeksiyonuydu hastalığımız. Neyse ki hastalık çok şiddetli seyretmedi. Bugüne kadar doktorumuz antibiyotik vermekten kaçınmıştı, ne kadar geç verirsek o kadar iyi olur mantığıyla. Zaten çok ciddi rahatsızlık geçirmediğimiz için antibiyotiğe de gerek kalmamıştı. Ancak bu kez antibiyotik kullanmak zorunda kaldık. Biraz da bizim bir iki günlük gecikmemizden kaynaklandı. Eğer Pınar imk öksürmeye başladrığı gün onu doktora götürseydik, belki de gerek kalmayacaktı. Neyse biz de sonuçta anne-baba olarak bu konuda deneyim kazanıyoruz.

    Bu dönemde Pınar sosyalleşme ve bireyleşme sürecinde önemli adımlar attı. Yavaş yavaş anlamlı sözcükler de üretmeye başladı. Legolarla oynamaya başladı, bilgisayar müptelası oldu. Ne yazık ki televizyon daha dikkatini çeker oldu.

    Her ay başında Pınar’ın boy ve kilo bilgilerini de veriyorum biliyorsunuz. Ancak bu kez doktora ay ortasında gittiğimiz için (17 Şubat’ta gittik) verilerim tam sağlıklı değil. Pınar o dönemde 11,6 kilogramdı ve boyu ise 83 cm’di. ancak hastalık nedeniyle o dönemde kilo vermeye başladığını, hastalık sonrası ise hızlı bir kilo alımına başladığını söylemekte yarar var.

    Neyse daha uzatmayalım ve geleneksel galerimizle sizleri baş başa bırakalım.

    [nggallery id=8]

  • Pınar’ın ayakkabıları

    Şubat 11th, 2011 alib Yorum yok

    Dün Pınar’a yeni bir ayakkabı aldık, daha doğrusu siparişini verdik. Çünkü 22 numara ayakkabı o sırada ellerinde, yani Kifidis’in Bakırköy şubesinde, yoktu. Kifidis’in başka bir mağazasından getirecekler. Bu yürümeye başladıktan sonra aldığımız ikinci ayakkabı olacak. Normal koşullarda üç ayda bir değiştirmek gerekiyormuş bu dönemde. Nitekim bu kez siparişini verdiğimiz ayakkabı 22 numara. Bir süre daha 21 numara ayakkabıyı kullansaydık, Pınar’ın ayakları zarar görebilirmiş, öyle söylediler. Zaten Pınar’ın ayağına 21 numara ayakkabı zor oluyordu. Bir hafta geç kalmış sayılırız bu anlamda.

    Yürümeden de önce ona çeşitli ayakkabılar almıştık. Ancak bunlar tabanlarından kaynaklı olarak, ayakkabıdan ziyade gelişmiş birer patiği andırıyorlardı. Aşağıda bunların fotoğraflarını göreceksiniz.

    Gerçek anlamda bir ayakkabı almak için, Pınar’ın iyiden iyiye yürümesini bekledik. Bu doktorumuz Vahap Öney’in tavsiyesiydi. Doktorumuz ayrıca bize Kifidis’i önerdi. Belki piyasanın biraz üzerinde ayakkabı fiyatları; ancak ürünlerin oldukça sağlıklı olduğunu söyleyebilirim. Yanlış anlaşılmasın Pınar’ın ayağında bir rahatsızlığı olmadığı için “ortopedik” ayakkabı almıyoruz bu arada. Kifidis denilince akla sağlık ürünleri geliyor çünkü. Bizim aldığımız ayakkabıya “anatomik” diyorlar. Bunun bir diğer adı da “ilk yürüyüş ayakkabısı”.

    Ayak sağlığına (podiatri diyorlarmış buna) bizim çocukluğumuzda bu kadar önem verilmiyordu, ama bir yandan da “akılsız başın cezasını ayaklar çeker” diye çok “veciz” bir atasözümüz de var. Bebeğin yürümeye yeni başladığı dönemde özellikle tabanı sağlıklı ve ayağına uygun ayakkabı giymesi önemli. Bugünlerde doğabilecek bir ortopedik sorun, ileride Pınar açısından sorun yaratabilir. Bu yüzden biz şimdiden ayakkabı olayına önem veriyoruz.

    Neyse sözü çok uzattım. Aşağıda Pınar’ın bugüne kadar ki ayakkabılarının fotoğrafları var. Patik, terlik, vb. gibi şeyler ise aşağıda yok. Mademki derdimiz, Pınar’ın gelişimine tanıklık etmek, bunları da not düşelim dedim. Fotoğrafları ise Sabiha çekti.

    Kifidis - 14 Aylık

    Pınar'ın ilk yürüyüş ayakkabısı. Bu aynı zamanda onun ilk gerçek ayakkabısı. Kifidis'ten satın aldık bunu.

    Kahverengi Mothercare

    Pınar'ın yürümeden önceki son ayakkabısı. Bu ayakkabıyı aldıktan kısa bir süre sonra Kifidis'ten "ilk yürüyüş ayakkabısı"nı aldığımız için bunu neredeyse hiç giymedi. Mothercare'den aldığımız bu ayakkabı 9-12 aylık bebekler için uygundu.

    adidas

    Pınar'ın ilk spor ayakkabısı. Pınar 6 aylıkken adidas mağazasından aldığımız bu ayakkabıyı ne yazık ki çok giyemedi. Ama biz bunu çok beğenmiştik.

    Mothercare pembe

    Pınar'a 5,5 aylıkken Mothercare'den aldığımız ayakkabı. Bu ayakkabısını uzun bir süre giydi.

  • “Küçük Prens”es

    Şubat 8th, 2011 sabiha Yorum yok

    Prenses PınarPınar bugün oyun oynarken elindeki oyuncak fili oyun küpünün içine sokmaya çalıştı. O anda kafasından geçen düşünceler neydi bilemiyorum ama Prensesimin yaptığı bu davranış bana “Küçük Prens” adlı kitabı hatırlattı.  Büyüklerin hayal kurmayı unuttuğunu anlatan Antoine de Saint-Exupery’nin başyapıtını… Oysa kızım henüz soru sormayı bırakın tam olarak konuşamıyor bile. Kızımın hayal gücü tüm bebişlerde olduğu gibi çok zengin. Sürekli kendine yeni oyunlar yaratıyor.

    Örneğin tıpkı bugünkü gibi bazen bir fili küpün içine sıkıştırmaya çalışıyor, bazen de halının üstünde duran battaniyesini çekiyor. Hayal dünyası o kadar geniş ki. Zaten geçmiş zamanlarda okuduğum “Küçük Prens” kitabının aklıma gelmesi onun hayal gücünü gösteren bu oyunundan kaynaklanıyor. Bu kitapla ilgili dershane dergimizde bir yazı yazmıştım. Dilerseniz bunu sizinle paylaşmak istiyorum. Keşke biz büyükler de tıpkı onlar gibi hayal kurabilsek…

    BÜYÜKLER İÇİN Küçük Prens

    Küçük Prens Çoğumuz Antoine de Saint-Exupery’nin “Küçük Prens” kitabını çocukların okuması gereken bir kitap olarak düşünür. Oysa bu kitap tam da büyüklerin okuması gereken, onlar için yazılmış bir kitaptır. Bu kitabı çocuklar okuyabilir; fakat kesinlikle okuması gereken birileri varsa onlar büyüklerdir. Kitapta, artık sadece çocukların hayal kurabildiği, büyüklerin ise hayal kurmayı unuttuğu bir dünya anlatılır. Oysa şimdi gerçek yaşama bakacak olursak bırakalım büyükleri, çocuklar bile hayal kurmaktan yoksun bir duruma geldiler. Hayal kurmayı önce büyükler unuttu. Sonra da yavaş yavaş çocuklar…

    Küçük Prens ve Fil

    Oysa benimki şapka resmi değildi. Bir fili yutmakta olan bir boa yılanını gösteriyordu.

    Bu nasıl oldu diye düşünmeye başlarsak acaba nelerle karşılaşırız. Çoğumuz hayal kurmayı unuttuk. Kurduğumuz hayaller de aslında yaşamın gerçeklerine ait birer resim olarak karşımızda duruyor. Hele biz büyüklere “küçük prens”in kurduğu hayaller sonucu çizdiği resimleri getirip gösterseler, onu anlayamayacak kadar derin bir körlük içinde yaşayıp gidiyoruz. Küçük Prens de kitapta büyüklere gösterdiği resimler için sorduğu soruya hep mantıkla yaklaştıkları için derinlerde saklı olan dünyayı göremediklerini söyledikten sonra şöyle devam eder: “Büyükler çok tuhaf oluyor.” Artık bu söylenen çocuklar için de pek farklı olmaz. Resimleri çocuklara da göstersek artık onların hayal dünyasından çok gerçek dünyada yaşadıklarını düşünürsek resimlerden pek bir şey anlamayacakları görülür.

    Bu kitap hem küçükler hem büyükler tarafından bir kez okunmalı. Dönüp dönüp tekrar tekrar bir kez daha okunmalı. Küçük Prens kitabı mutlaka kütüphanede bulunması ve okunması zorunlu olan bir çocuk kitabıdır.

    Pınar ve fil

    Bunun bir temsili fotoğraf olduğunu itiraf edeyim. Çünkü yukarıdaki giriş yazısı Pınar 11 aylıkken yazılmıştı. Ne yazık ki bu yazıyı kaleme almama neden olan fotoğraf teknik bir hatanın kurbanı oldu. Bu anı gözünüzde canlandırmak için fotoğrafı geçtiğimiz günlerde yeniden çekmek farz oldu.